Bence yeni yılın en orijinal durumu, bizim evden çok net görülen ve tabii ki, İstanbul’ dan çok rahat izlenilen Ay Tutulması’ ydı. Kozmik olarak nasıl bir açılımı var bilmiyorum ama bizim salon, Ay’ın denize vuran görüntüsüyle kozmik bir odaya döndü. Hemen kötüye çekmeyin, spirtüel bir şeyden bahsediyorum, dünyevi cinliklerden biraz uzağım. Daha doğrusu, geçen yılda o kadar sansasyonel konulardan bahsettim ve röportajlar yaptım ki, aslında biraz da kendi ruhuma iyi gelen çizgiden uzak kaldım.  Doğrucu Davut’ luk bana mı kaldı yani? Ayrıca, ben sadece bir noktadan yaklaşabilirim, her şeyi düzeltmek imkansız, buna yetişmek imkansız. Sadece kendimce yanlış gittiğine inandığım konulara değindim. Yoksa agresif değil, tam tersi çocuksu ve genellikle kimseyi üzecek yapıda birisi değilim. Çok ince düşünür, aman birilerine sıkıntı vermeyim derim, tüm fırtınalarımı aslında kendi içimde yaşarım.
Zararım kendimedir aslında…
Her neyse bu yıl inşallah, daha gönlüme uygun yaşayabilirim.
Yeni yılda, internet sitemi güncelliyorum, yeni fotoğraflarım ve tabii ki, yeni fikirlerim var. Yaklaşık 10 gündür, üzerinde çalışıyorum.
Bu yıl beni heyecanlandıran bir başka projede, sevgili arkadaşım Hakan Öztürk’ ün açtığı Spikerlik ve Sunuculuk Okulu’ nda, televizyon eğitimlerini verecek olmam. Yani genç spiker ve sunucu arkadaşlarıma, canlı yayın, haber spikerliği ve muhabirlik konularında eğitim verecek olmam. Müthiş güzel bir heyecan hissediyorum. Hem benden genç arkadaşları çok seviyorum, her yerde gençlerin olması müthiş bir enerji veriyor. Ayrıca, mesleğine aşık birisi olduğum ve dominant bir kişiliğe sahip olduğum içinde, eğitmenlik tarzıma çok uygun. İnşallah, en iyi şekilde yaparım da, yarın, öbür gün, işte bu benim öğrencimdi diyerek gururlanabileyim.
Devamı...
Etiketler : Etiket Yok
Kategoriler : Yazılarım
Yorumlar : 0 Yorum Yorum Yaz

Herzaman aslında yazmak istediğim konular, siyaset, eleştiri, gündem v.s değil sipirtüel konular. Ama o enerjiyi bulabilmem için, bir şeylerin beni harekete geçirmesi lazım. Mesela yalnızca 1 günde okuduğum, kendime "guru" ilan ettiğim Osho' nun, " Beden ve zihni dengelemek" isimli kitabı. Bu kitabı belli bir farkındalık alanı yaratacağı için şiddetle tavsiye ediyorum. Yine de herkesin beğeneceğini ya da inanacağını beklemiyorum. Doğrusu da bu zaten. O zaman hepimiz birbirimizin aynısı olur, aynı inançlara sahip olur, aynı zihne ve bilgeliğe sahip olurduk. Böyle bir gerçeklik yok. Gerçek olan, herkesin tek ve kendine özel olduğu. Dolayısıyla, zihin ve inanç sisteminin de ona uygun olduğu.
Kitabı okuduğum zaman, sanki kendi düşüncelerimi, Osho' nun ağzından duymuş oldum. Ve benim babam da 1930 doğumlu bir insan olduğu için, o yaşta bir insanın nasıl bu kadar parlak bir ruhsal olgunluğa sahip olduğuna inanamadım.


Bizim çok zaman hissettiğimiz ve kendimize bile itiraf edemediğimiz gerçekleri Osho paldır küldür, anarşist bir tavırla , hiç çekinmeden ortaya koymuş. Okursanız ne demek istediğimi daha net anlayacaksınız.


Hani eskiden, insanlar hastalandığında ve tıbbın çaresiz kaldığı durumlarda gidilen, üfürükçü hocalar vardı. Ben ve benim yakınlarımdan hiç gidenler olmadı da, televizyonlarda, belgesel tadında Objektif programında falan gördük. Çocuğu olmayan kadınlara yapılan çirkin teklifler v.s gibi türlü şarlatanlıklar.
Benzerleri de sanki, bu yeni nesil şifacılarda oluyor. Tabii ki, o kadar düzeysiz değil. Ama çeşit çeşit alternatif tıp sayılacak, tedavi yöntemlerinde, bayağı ciddi sayılacak rakamlara insanlara sağlık vaad ediliyor.


Bu yöntem bana çok doğru gelmiyor. Bu uygulamaları yapan insanların çoğunun da ne tıpla , ne de psikolojiyle ilgisi var. Yurt dışında, falanca şifacının kursuna katılmış, ya da eğitim almış. Burada havalı isimlerle, insanlara sağlık vaad ediyorlar.


Ben de mesela reiki 1. basamakla ilgili bir eğitime katıldım ve zaman zaman uyguluyorum, faydalı da oluyorsa da,  bu tüm yaşamımdaki sorunlarımı çözmüyor. Benim de herkes gibi, yaşamın içinde, karşılaştığım zorluklar, güzellikler, mutluluklar ve üzüntüler var. Yaşam her an yeniden şekilleniyor. Öğrendiğimiz eğitimler, aldığımız kurslar yaşam kalitemizi arttırıyor, belki de o kadar fark etmiyor. İnsanın asıl öğrenmesi gereken şey; kendine yardımcı olacak gücün kendi içinde olduğu, yaşamın doğallık içersinde var olduğu ve aktığı.


Yaşamın özünü ve anlamını bulmak için, çok para kazanmak ya da, çok başarılı bir işadamı olmak gerekmiyor. Yaşamın aslında, bir tek amacı olmalı, o da yaşam bize ne sunuyorsa, onu farkındalıkla ve direnç göstermeden kabul etmek. Toplumun, başarı diye dayattığı , genel geçer kuralların, bizi birey olarak mutlu edeceği ve bize göre başarı olduğu ne malum. Biz kendi yolumuzu ve yaşamımızı anlamlı kılacak yolu kendimiz bulmalıyız. Tabii ki o anlamın ne olduğunu da kendimiz bularak. Güzel bir hikayeyle, sanırım bu söylediğim daha anlam kazanacaktır. Zengin bir adamla, fakir bir köylü yolun kenarında sohbet ediyormuş. Zengin adam köylüye demiş ki, para kazanmak iyidir, istediklerini yapar ve yan gelir yatarsın, çalışmak zorunda kalmazsın. Köylü de cevap vermiş, sen benim bir şeyler yapmadığımı nereden çıkarıyorsun, ben zaten istediğimi yapıyor ve yan gelip yatıyorum.
Hemen bu hikayeden, ne anlamsız , çalışmadan boş boş oturmayı mı , özendiriyor diye düşünmeyin. İnsanlar, kendimi de dahil ediyorum, daha mutlu olmak, daha rahat etmek ve pek çok şey adına, büyük yüklerin altına girip, büyük stres altına girip çalışırlar. İş hayatında, hırs ve rekabet ön plandadır. Sonra, bu hırs insanın, bedenine, önce ruhuna, sonra bedenine zarar verir ve hasta olur. Hasta olduktan sonra, kendini sorgular, neden kendimi bu kadar yordum, istediğim sadece daha mutlu olmaktı, sağlığımı kaybettim, şimdi daha mutsuzum.


Oysa, birilerini taklit edip, saçma sapan değerlerin peşinde koşmasaydık. Bizi gerçekten neyin mutlu edeceğini bilecektik. Ve mutluluk sürekli değildir, her şey gibi, sürekli andan ana değişir.
Kendimize neyin iyi geleceğini, bize hiç kimse söyleyemez, dışardan mucize beklemek yerine, kendi mucizemizi kendimiz yaratmalıyız. Bunu yapabiliriz, ama Secret ' ta olduğu gibi, ya da şifacıların öğrettiği yöntemlerle değil, sadece bize ait bir yöntemle, yani kişiye özel. Formülü bulmak içinse, her zaman ki gibi söylüyorum içe dönmek lazım, tüm ruhani liderler, tüm gurular, insanlarla kendi yöntemlerini paylaşmıştır. Bu onların yolu, gidilecek yere hangi yöntemle gidileceğini bulmak için bizim de kendimize ait bir aracımız olmalı. Asıl mesele bu yolculuğu tamamlamak, şartları belirlemekse, bizlerin elinde. Hızlı ya da yavaş, acele ya da sakin, kestirmeden, ya da dolaşarak. Tercih bize ait.
Güzel , mutlu sağlıklı bir hafta diliyorum....

Etiketler : Etiket Yok
Kategoriler : Yazılarım
Yorumlar : 0 Yorum Yorum Yaz

Bazen büyük başarılar ve büyük zenginliklerin ardında, hiç kimsenin bilmediği, gizlenmiş duran sırlar vardır. Nasıl mı? Mesela, yıllar önce , babamdan dinlediğim bir hikayede olduğu gibi. Hem de, gerçekten yaşanmış bir olay;


Fransa’ da çok meşhur ve başarılı, imkansız davaları kazandırmakla ünlü bir avukat varmış. Bu adamcağız 80 yaşına gelince, hatıralarını yazdığı bir kitap yayımlamış. Bu kitabın içinde, kazandığı davalar ve onları nasıl kazandığının ayrıntıları varmış. Tüm anıların içinde, bir tanesi varmış ki, mesleki anlamda, hayatının dönüm noktasını ve kendisini zirveye taşıyan dava konusunu  oluşturuyormuş.


Demir –çelik işiyle uğraşan çok zengin bir iş adamının oğlu, gece hayatına düşkünlüğü ile tanınıyormuş. Arkadaşlarıyla birlikte gittiği, gece kluplerinde, ardı ardına içtiği içkiler, zevk ve sefa alemleri meşhurmuş.Yine böyle, taşkın bir gecesinde, içkinin de etkisiyle, yan masalarda oturan, diğer müşterilerden biriyle, tartışmaya girmiş ve herkesin gözü önünde, silahını çekip, tartıştığı adamı vurmuş. Klüpte bulunan herkes de bu olaya şahit olmuş.


Serseriliğiyle ve şımarıklığıyla meşhur olan bu çocuk, demir-çelik imparatorluğunun, tek veliahtı, yani iş adamının tek oğluymuş.


Bu cinayet sonrası herkes, çocuğun, ya ölüm cezası, ya da müebbet hapisle cezalandırılmasını bekliyormuş. Fakat babası bu olayı bir türlü kabullenemiyor, Fransa’ nın en iyi avukatlarına, servet değerinde paralar teklif ediyormuş. Ancak hiçbir iyi avukat, bu davayı kendilerine prestij kaybettireceğini düşündüğünden kabul etmiyormuş. Ta ki, bizim kitabı yazan, sonradan ün kazanacak olan avukatımız, bu davayı üstlenene kadar.


Gözü kara, yükselme hırsında olan avukatımız, büyük bir para karşılığında, davayı kabul etmiş, gerekli araştırma ve çalışmalara başlamış.Önce çocuğun yüzde yüz suçlu olduğuna inanmış. Sonra da, onu kurtarmak için neler yapması gerektiğini planlamış.


Hapishane müdürüne gitmiş ve demiş ki, bu iş adamının çocuğu kesinlikle suçlu ve büyük ihtimalle en ağır cezayı alacak. Ben de onun davasını üstlendim ve son arzusu olarak benden bir isteği oldu. O da iki saatliğine hapishaneden dışarı çıkabilmek. Hapishane müdürü, bunun imkansız olduğunu ve buna müsaade edemeyeceğini söylemiş. Bunun üzerine, avukat müdüre hediye edeceği, kitabın sayfaları arasına, oldukça yüklü miktarda yazdığı çekin sayfasını açarak göstermiş ve kitabı ona uzatmış. Topu topu, iki saat ve sadece ikisinin  bileceği bir sır olacağını  ve bir kez daha düşünmesini istemiş. Çekte yazan miktar, gerçekten müdürün tüm hayatını kurtaracak, hatta çocuklarının geleceğini de garantiye alacak bir rakammış. Ama hapishane müdürü, çocuğun dışarı çıktıktan sonra, nereye gideceğini ve ne yapacağını bilmiyormuş. Tüm gece düşünmüş ve sonunda, çocuğu iki saatliğine salıvermeyi kabul etmiş. Avukatı aramış ve bundan hiç kimsenin haberi olmayacağına dair garanti istemiş. Avukatta sevinçle kabul etmiş. Sonra da, planın en önemli kısmını uygulamaya koyulmuş.


Çocuğa dışarı çıkar çıkmaz, hemen cinayetin işlendiği bara giderek, yine taşkın davranışlarda bulunması ve etrafta olay çıkartmasını istediğini söylemiş. Çocuk da aynen söylenenleri yapmış. Bu sırada avukat, barda bulunan insanları , dava içinde şahit göstermiş. Böylece, dava görülürken, avukat çocuğa benzer bir başkasının dışarıda olduğunu, çocuk hapishanede yatarken, barda olaylar çıkartıp taşkınlık yaptığını, cinayeti de onun işlediğini, iş adamının çocuğunun, sadece benzerlikten dolayı, boşuna hapishanede yattığını, şahitlerle ispatlamış ve çocuk delil yetersizliğinden serbest bırakılmış.
Genç avukat bu davadan sonra, büyük bir şöhret ve para kazanmış, Fransa’ nın en önemli avukatlarından biri olmuş. Ancak 80 yaşında ettiği bu itiraf, onun içinde çok derinlerde bir yerlerde, vicdanıyla, nefsi arasında gidip geldiğinin en açık kanıtı bence. Onun için, ne kadar başarılı olursak olalım, ne kadar para kazanırsak kazanalım, bir yerlerde bir şeyler içimizi sızlatıyor bizi vicdanımızla, aklımız arasında gidip gelmeye zorluyorsa, bence yol yakınken dönmekte fayda var derim. Yoksa, realite var, para kazanmak lazım, başarılı olmak lazım derken, bir de bakarız ki, insanlığımızı da, hırslarımıza kurban etmişiz.

Etiketler : Etiket Yok
Kategoriler : Yazılarım
Yorumlar : 0 Yorum Yorum Yaz

Neymiş efendim, Başbakan çok akıllıymış, polemik konusunda çok başarılıymış, nasıl da Deniz Feneri davasını unutturmuş da, bla, bla, bla ….


Aydın yazar çizer takımımız, böyle buyuruyor. Görevlerini yapıyor, duyarlı gazeteciler olarak.
Bir de duruma , sade vatandaş ne düşünüyor diye bakmak lazım, Başbakan’ ı eleştiriyor gözükürken, iltifat etmeden önce…


Aydın Doğan ve Başbakan arasındaki, çıkar çatışması, vatandaşı ne kadar ilgilendiriyor? Şüpheli, çünkü bu çıkar çatışmasından, vatandaşın lehine bir sonuç çıkmayacak, yani vatandaşın, kaybedeceği ne iktidar koltuğu, ne de milyon dolarları var. Yani vatandaşın çıkarına olabilecek hiçbir şey yok ortada. Bir de, bu iktidar partisine oy vermeyen insanların durumuna bir bakın, hem demokrasi deniyor, hem de adam bu partiye oy vermemiş, güvenmemiş ama tüm ülkenin kaderini bu parti belirliyor.

Neymiş efendim, çoğulcu demokrasiymiş, çoğunluğun kararı geneli etkiliyor. Peki, hadi eskiden beri böyle işliyor siyaset, böyle gelmiş böyle gider diyelim. Bir parti seçimle , % 47 oyla geliyor, yani bir o kadar çoğunluk da, o partiyi istemiyor. 7 yıl boyunca, iktidarda kalıyor. Seçmeyenler için, ya da seçmiş ama sonradan , oy verdiğine pişman olanlar için, ya da hukumetin icraatlarını beğenmeyenler için ne büyük sıkıntı. Bütün , devletin kadroları, baştan aşağı değişiyor, farklı bir zihniyet ve anlayış yönetime geliyor. Sonra da bunun adı demokrasi oluyor. Ya ben oy vermedim ki bu partiye..Bu arada ben maalesef bu partiye seçimlerde oyumu verdim. Onun için, sen hiç konuşma diyebilirsiniz. Haklısınız ama gerekçemi de söyleyim, neden oy verdiğimi, ondan sonra, ne düşünürseniz haklısınız.


Ben her zaman, doğrudan yanayım. Yani, bu parti iktidara geldiğinde, nasıl vaatler verdi, biz Avrupa Birliği’ ne , Türkiye girsin istiyoruz, hizmet için varız, kimseyle çatışmak istemiyoruz. O zaman da ana muhalefet partisinin, bana göre artık çoktan vaktini doldurmuş genel başkanı, ismi malum kişi, bunlar yalancı, şeriat getirmek istiyorlar, yalancılar v.s bağırdı, çağırdı. Bu yanlış bir tutumdu. Hiçbir zaman korkularınızı, olmadan önce varmış gibi gösteremezsiniz, yok birine de, yalancı diyorsanız, yalanını, ya da açığını belgelersiniz, ya da bu ithamları, neye dayandırdığınızı açıklarsınız. Sonra zaten , haklıysanız yapılması gerekenler yapılır. Yok elinizde, hiçbir kanıt, delil yoksa, kimseye iftira atamazsınız, atmamalısınız. Ben de bu nedenle, doğru gördüğüm hareketi yaptım ve bu partiye oy verdim. Sonra da, Avrupa Birliği’ ne girme balonunun ne kadar anlamsız olduğunu, asgari ücretin hala, normal yaşam sınırının çok altında olduğunu, ülkeye hizmet adına, elle tutulur bir farklılık olmadığını görünce de, verdiğim oyuma pişman oldum. Bu gün seçim olsa, oyumu kimseye vermem. Onun için, beni ne Aydın Doğan’ ın servetini biraz daha katlayamadığı, ya da Başbakan’ ın Deniz Feneri davası, menfaatine dokununca, Doğan Grubunu, yandaş olarak yanında göremeyince, meydanlardan veryansın etmesi ilgilendirmiyor doğrusu. Ben amaç eğer bu ülkeye sahip çıkmak, Avrupa Birliği’ ne girmek adına, insanları boş umutlara sürüklemektense, gerçekten demokrasinin hakim olduğu, insanların düşüncelerini özgürce ifade edebildikleri, birbirlerine saygı gösterdikleri, toplumsal refahın, Avrupa Birliği ülkelerindeki gibi olduğu bir ülke istiyorum.


Bu arada, dün akşam haberlerde izledim. Sayın Başbakan, Başbakan olmadan önce, ancak kapısından bakabileceği, Büyük Klüp’ ün içinden, ortama uyum sağlayıp, insanlara, batıda ki insanların kültürüyle ilgili ders veriyordu. Bu arada, kendi vatandaşının, sabırsız olduğunu, araçlarından el kol hareketleri yaptığını filan anlatıyordu. Enteresan geldi tabii, çünkü kendisi iftar vakti, Büyük Klüp’ e girecek diye, yollar kesilmiş, vatandaş iftar saati yollarda perişan olmuştu. Bir de bu durum üzerine, Batıdan örnek vermesi bana oldukça enteresan geldi. Demek ki, insan, Kasımpaşa’ da büyüyüp, sonra da, Büyük Klüp’ te insanlara seslenince, ister istemez, rotayı da batıya çeviriyor olmalı. Ama dikkat etmek lazım tabii, o beğenmediği, el kol hareketi yapar dediği insan grubu, belki ona oy vermiş, Kasımpaşa’ lı vatandaşlarından olabilir. Ramazan vakti, insani olarak da, normal vatandaşta olsa, Başbakan’ da olsa insanların eşit olması gerektiği Başbakan’ ın savunduğu dini değerlerine bizim anlayışımızdan daha çok uyuyor. Biz başımızı örtmüyor, beş vakit te namaz kılmıyoruz , ama bu değerleri savunan insanların, bu felsefeye de bizden daha çok hizmet etmesi gerekiyor sanki, yanılıyor muyum yoksa…

Etiketler : Etiket Yok
Kategoriler : Yazılarım
Yorumlar : 0 Yorum Yorum Yaz